7 Ağustos 2013 Çarşamba

Şimdi buraya bi hikaye koycam,okuyanlar da bana yorum yazcak.oki doki?


                                                                        PURO

Oda loş, daha doğrusu ışığın aldığı son nefesler, eteklerinin uçları. Sigmund purosunu dişlerinin arasında eziyor. Nasıl hissettiğimi soruyor.

“Bir yığın et parçası gibi.” diyorum. “Ya siz?” diye soruyorum sormaz istemezken, ensemde ‘Sosyal Gereklilik’in bana yerleştirdiği çip var.

Soruma teşekkürle cevap veriyor, ben onun nasıl hissettiğini bilemiyorum, pek de umursamıyorum. Belirsiz bir el hareketiyle beni gösterip bunu neden yaptığımı soruyor.

“Sigmund,” diyorum, “ben büyük bir patlamayla oluşmadım. Saçmalama.”

Kollarımdan bahsettiğini söylüyor. Purosundan çıkan oryantal hayallerin ölüşünü izliyorum.  

“Ben gereksizim.”

Beni böyle düşündürenin ne olduğunu soruyor.

Gözlerimi kocaman açıyorum, birden on bir yaşıma geri dönüyorum. “Annem söyledi.” diyorum.

Annemin gerçekten böyle bir şey deyip demediğini soruyor.

“Ruhum,” diyorum, “ ucubik dişlerden oluşma bir çark. Hepimizin öyle. Ve benimki kimseninkine uymuyor. Onların dişleri benimkilere batıyor. Çoğu insan gereksiz Sigmund.”

Ve o soruların tanrıçasıyla dikiliyor karşımda; Neden?

 Gülümsüyorum ama sinirliyim. “Hümanizm, hümanistlerin kendilerini sevdirmesi için var Sigmund. Bana bu zırvalıklarla gelme.”

Gülümsememi çığlığımla süslediğimden Sigmund konuyu değiştiriyor. Bana rüyalarımı soruyor.

“Uçtuğumu gördüm.” diyorum. “Kanatlarım olmadan. Suya kendimi bırakırcasına havaya bıraktım kendimi ve uçtum. Uçmayı biliyordum. Ama çok yorucuydu.” diyorum.

Bana uçmanın iki anlamını söylüyor; Kaçma arzusu ve şehvet.

 Ona, bir ceset olduğumu hatırlatıyorum ve ona diyorum ki, “Biz bir aşk üçgenindeyiz Sigmund. Bilinçaltım ,ben ve sen.”

Bu cümleyle ne demek istediğimi soruyor.

 “Ben lanetliyim.” diyorum. O sormadan devam ediyorum. “İnsanlar peşimden hiç ayrılmıyor. Mağazalarda, lokantalarda, kitapçılarda. Gölgem gibi peşimdeler. Nereye gitsem kalabalıklaşıyor. Kalabalıklardan nefret ediyorum. Sence ben sosyopat mıyım?”

 Bana, benim ne düşündüğümü soruyor.

 Ona “Defol git.” diyorum. “Sen sadece bilinçaltımın peşindesin. Şimdi raflarda bilinçaltı satılıyor. Gerçek, saf bilinçaltları. Ve ben mutluluğu nereye gömdüğümü unutuyorum sürekli. Ben yirmi yaşımda çocuk düşürdüm, Sigmund. Lağımın ağzına, şıp diye. Kemiklerim ruhuma batıyor. Karanlığa doğru süründükçe güneşin kızgınlığında kalıyor tenim. Yorgunluk çörekleniyor üstüme.  Bıkkınlıkta boğuluyorum. Bunu yaptım çünkü sıkıldım. Ben Japonlar kadar asil değilim Sigmund. Bilinçaltımın kölesiyim ben. Ve Sylvia denen kadın da öyleydi. Avuçlarda göklere çıkarıldı ama o sadece bileklerinden bunalımlara zincirlenmişti. Buna yetenek mi diyorsun sen Sigmund? Oral dönemimde terk edildim ben. O zamandan beri nefret doluyum ağzıma kadar. Bu yüzden suskunum. Yapılması gereken hayatla birlikte akmak. Ben tam kendimi akışa bırakmışken içgüdüyle çırpınıyorum. O zaman geçmiyor işte saatler. Can sıkıntısına mahkumum. Kaderim alabora halinde sürekli. Yalpalamaktan başka işim yok. Ruhum morluklarla dolu. Yara bantları işe yaramıyor Sigmund.”

Purosundan derin bir nefes çekiyor.

“Yavaşça ölüyoruz Sigmund,” diyorum. “Hepimiz yavaşça ölüyoruz ve sırıtıyoruz, kutluyoruz mumlarla.”

 Ölmekten korkup korkmadığımı soruyor.

“Her şey yuvarlaktır. Su molekülleri, hücrelerin, gözlerin, Ay, Dünya, Güneş ve hatta belki de evren de yuvarlak. Sonunu bilmememiz onun dümdüz olduğunu göstermez. Gallile haklıydı. Ben de haklı çıkabilirim. Belki de tanrının elindeki bir kürede yaşıyoruz. Cennet gökyüzünün ardında değil. Evrenin ötesinde, biz onun içindeyiz. Yada iç içe geçmiş bir topaç elindeki. Sıkıldıkça döndürüyor.”

 Fizikle ilgilenip ilgilenmediğimi soruyor.

“Ben maddi bir zararım ve bundan çok mutluyum. Karma tam köşemde. Ne muhalifim ne de tarafım ama onu görebiliyorum.”

 Benden karmayı açıklamamı istiyor ,ondan purosunu söndürmesini istiyorum.

“Dumanlar bana ormanları ve cinnet geçirmek üzere olan minik elfleri hatırlatıyor. Ne yazık, benim uğruna çıldırabileceğim bir yüzük yok.”

Bu cümlemi geçen hafta evlenen kardeşimi kıskanmama yoruyor. Düğündeki hislerimi soruyor bana.

“Duvarların arkasındaki suretler mutluyken biz mutsuzduk. Hem gösterişli hem de fedakârız Sigmund. Onurumuzla yaşıyoruz.”

Purosunu söndürüyor ama hala dişleriyle eziyor onu. ‘Biz’ derken kimi kastettiğimi soruyor.

“Unutkanlığım ve ben.” diyorum. “Yufka yüreğim. Olgunluğum. Gölgelerim. Gözümün kenarında benimle dalga geçen cisimler ve ben. Biriktirdiğim tüm çöpler ve içimde kavanozladığım keşkelerim. Ellerimin güzel olması neyi değiştirir ki güzel yazamadıktan sonra? Etrafım çeşit çeşit yaşam formlarıyla dolu, yoğunluklarının ne kadar monoton ve boş olduğunun farkına varamıyorlar.”

Purosunu tekrar yakıyor, konudan konuya atlayışıma dikkat çekiyor.

“Bilinç akışıma karışamazsın.” diyorum. “Kimse James’e karışmadı. Bana da karışamazsın Sigmund. Hangi ipe tutunarak uçuruma indiğim seni hiç mi hiç  ilgilendirmez. Ama hapsolabilirim Sigmund. Takım elbise giymiş adamlar iki kulağımı da kelepçeleyip hapsedebilir beni. Ben aciz olmak için büyütüldüm. Ailemdeki göçmendim. Mahzendeki ikinci prensestim sonra üçüncü oldum. En yakın arkadaşımın ablasının hayaletiydim. Kitaptaki küçük öpücüklere kikirdiyordum. Annemin karnındayken yanımda başka bir cenin daha olsaydı onu plasentam ile boğardım Sigmund. Ben platonik aşkın bedenlenmiş haliydim. Ben beyaz çizginin üzerinde yalpalayandım. Sevmeyi sevdim. Mutsuz olmayı diledim. Bana, bunu niye yaptığımı soruyorsun; çünkü ben bir evrenim. Delirmek isteyen ve bunun gerçekleşme olasılığından ölesiye korkan bir evren. Belki de bir hayalim senin kafanda. Can sıkıntını gidermek için düşlüyorsun, hayal ediyorsun beni. Yazık Sigmund, arkadaşlığı bir ‘n’ harfi ile kaçırdın. Söyler misin Sigmund bana, bir kuşun yere düşüşünden daha acıklı ne olabilir?”

Bir kuşun yükseklik korkusu, diye cevaplıyor.

Kapı birden açılıyor, Sigmund’un etrafını saran dumanlar yok oluyor, içeri annem giriyor. Başını hiç çevirmeden pencereye yöneliyor ve “Odayı havalandırmalıyız.”diyor. Perdeyi acımasızca açıyor, içerisi güneşin kızgınlığıyla dolup taşıyor, yüzümü buruşturuyorum. Annem odada daha fazla oyalanabilmek ve bir şeyler duyabilmek için küçük şeyleri düzeltiyor, tozunu alıyor veya yerini değiştiriyor. Son olarak yanıma gelip kollarımın içinde bileklerimden dirseklerime kadar uzanan bandajları kontrol ediyor, çıkmadan önce “Yemek birazdan hazır olur.” diyor ve kapıyı kapatıyor.

Sigmund’a dönüyorum, dumanlar etrafını tekrar sarmış. “Nerede kalmıştık?” diye soruyorum.

Sigmund bana, kıvrılarak parçalanan bir duman kütlesinin ardından gülümsüyor.

8 yorum:

Şizofren Ninja dedi ki...

James'in kim olduğunu anlayamadım ama o_o
Onun dışında gerçekten güzel yazıyorsun. İlk başta kafadan kontak yazan bir adam vardı, tarzını ona benzetmiştim ama sonradan bayağı bir fark attın. Gerçekten kendine göre bir tarzın var yazarken.
sakdf Kendimi yazarlıktan fesh ediyorum. Kendimden utandım resmen.
Yazarlık kariyerinde başarılar dilerim U__U

MELEKSİ BÖĞÜRÜŞLER dedi ki...

james joyce.Tuğla gibi çok güzel bir kitabı var.
Kafadan kontak yazan adam kim?Çok merak ettim.
Bu "tarzın var"yorumu üç etti.Tarzımı fark edemeyen bir ben varım.T.T
Yorumun ve zaman ayırdığın için çok ama çok teşekkürler.
Yazarlıktan fesh etme lütfen.5 sene önce yazdığım saçmalığı görsen beni de yazarlıktan kovmaları gerekirdi.
Tekrar teşekkürler.
(özellikle beni blogta göt gibi bırakmadığın için)

Adsız dedi ki...

insanı ikilemde bırakan bir hikaye:) sigmund gerçek mi hayal mi...okurken bir yandan da sırrı çözmeye çalıştım. psikanalize ait kavramlar deneyimlerle yedirilerek ifade edilmiş ki bu da hikayeyi bir psikoloji sözlüğü olmaktan kurtarmış:) ayrıca bir psikanalistin terapi sırasındaki duygudan arınmış, nötr tavrı da başarılı şekilde işlenmiş :)sosyo-fobi, anlaşılmamışlık hissi, kalabalığın içindeki yalnızlık ve yaşamı sorgulama gibi duygu ve kavramlar başarıyla ortaya konmuş. okuru sürükleyen ve merak içinde bırakan bir hikaye. tıpkı diğerleri gibi bunun da tamamlanmış halini merakla bekliyorum:) tarzın olduğunu fark etmelisin:D

MELEKSİ BÖĞÜRÜŞLER dedi ki...

Seni profesyonel yazımınla tanıdım Adsız.Makale yazmak senin kanına işlemiş artık,yapcak bişi yok.

Saydığın tüm o psikolojik kavramların hiç birinden haberim olmadan bunu başarmak da çok sevindirici.

Hikayenin devamı yok ki,bu kadarcık.

yorumun için çok ama çok teşekkürler.

sence Sigmund gerçek mi hayal mi?

Adsız dedi ki...

yazarken beni yazımla tanıyacağını biliyordum. 4 yıldır yazı dili olarak böyle bir dil kullanınca yerleşti haliyle..:) hikayen devam etse bilinç altı ve çözümlemelerine dair güzel bir roman çıkabilir :D.ben sigmund'un hayal olduğunu düşünüyorum. ama tam tersini de düşünmedim değil. belki sigmund bir şizofren ve diğeri hayal :S cevap sende. hayal olan hangisi, ikisi de gerçek mi:)

Adsız dedi ki...

"nereden nereye vay bee" dedirtiyorsun her seferinde ha!

"Purosundan çıkan oryantal hayallerin ölüşünü izliyorum." cümlesine hayran kaldım bunu bil.

Hikayedeki yapayalnızlığı çok iyi betimlemişsin, aslında çok önemli sayılan ama kıza hiçbir faydası olmayan Sigmund'la. Bi de kıza çok yakın olması gereken ama ayrı dünyalarda oldukları aşikar olan anneyle.yani demem o ki bütün dertleriyle piç gibi kalmışlık gerçeğini çok iyi aktarmışsın.

Şu sıralar Ahmet Ümit Sultanı Öldürmek kitabını okuyorum. Orada ana karakter Müştak'ın Freud'la konuşma sahneleri var. Yani oaraya istinaden Sigmund Freud'un hayal olabileceği gelmişti aklıma ilk okurken. Zaten Frued'un psikanalizci olduğunu bilince onunla konuşma sahneleri de hep bi hayal içerikli oluyor olgusu içime yerleşmemiş değildi.

hikayedeki bileklerdeki bandaj meselesine fransız kaldım, bileklerini mi kesmiş şimdi bu kız?

tarzını seviyorum bebeto.

"kapıyı ben vurayım, hocayla sen konuş" kankası; Kim-Olduğumu-Biliyom-Ben.

MELEKSİ BÖĞÜRÜŞLER dedi ki...

Bayan F.Z.S.
Bu hikayeyi kitaba dönüştürmeyi hiç düşünmemiştim ama senin Sigmund şizofren kız hayal cümlen yıktı beni resmen.Oha,la süper fikir.Yazdım kenara.
Çok öpüyorum seni ^_^

MELEKSİ BÖĞÜRÜŞLER dedi ki...

Sevgili Kim-Olduğunu-Biliyon-Sen,
Senin hikayelere bakış açın hep bir farklı oluyor,seviyom seni ha!

Kız bileklerini kesmiş,evet.

Sen de yorum bıraktığın için çok teşekkür ederim.

"bütün dertleriyle piç gibi kalmışlık gerçeği" ben de bunu sevdim bil.