13 Aralık 2015 Pazar

Piled up memories


*Görüşmeyeli nasılsınız sevgili gerçek ve hayali okuyucularım?  Ben gayet yoğun ve yazı yazmaya isteksizdim. Bu laneti kırmak için bir kaç şey yazayım dedim.

*Şuan nasıl yabancı geldim kendime anlatmam. Blog kişiliğimi unutmuşum. Bana birazcık sinir bozucu geldi.

*Gerçekleşen onca olaydan sonra hangi birinden bahsetmem gerektiğini bilemiyorum. Hiçbirinden bahsetmeyip kaldığım yerden devam edebilirim ama arada büyük bir uçurum olur.

*25 yaşıma kadar öğrenemediğim tarih ve coğrafyayı şimdi öğreniyorum. Uçurum deyince aklıma bin tane yeryüzü şekli geldi. Cahillik kötü.

*Bilen bilir ki ben özel okulda öğretmenlik yapıyordum. Ama bir okulda iki sene diğer okulda bir hafta çalışabildikten sonra özel okullara veda ettim. Hem de mutluluktan ağlayarak.(Ciddiyim.) Özel okullarla alakalı görüşlerimi başka bir gönderide yazmayı planlıyorum. Şuan öğretmenlik okuyup da özelde çalışmaya planlıyorsanız veya böyle bir tanıdığınız varsa bana kulak verin. Şimdilik özet olarak şunu diyebilirim: ÖZEL OKULLARDAN UZAK DURUN.

*Bu arada Shia'yı hayal kırıklığına uğrattım. Hem de çok pis bir şekilde. Kitabı bıraktım tamamen. Yazmayacağım. Bitirmeyeceğim. Üzerimden nasıl bir yük kalktı anlatamam. Büyük bir luzırlık performansı sergiliyor olsam da o kitabı yazmaktan vazgeçmek doğru bir karardı. Çünkü ben artık 18 yaşımın zihniyetinde değilim ve yazarken işkence çekiyordum. Belki yazdığım kısımları wattpad'e koyarım.

*Ben öğrencilerinin isimlerini yıllar sonra bile hatırlayan öğretmenlerden olamayacağım çünkü daha geçen seneki çocukların isimlerini hatırlamıyorum. Öyle bir temizleme harekatı.

*Öğrenciler anlamsız bir konu hakkında bana şikayetlenmeye başladıklarında her seferinde "Tamam, bana ağlamayın."diyorum. Onlar da her seferinde "Hocam ağlamıyoruz ki zaten."diyorlar. Beni anlamıyorlar.

*Bir sene boyunca kullandığım Roaccutane sivilce ilacı bir boka yapamadı, azcık birazcık yaradı galiba. Çünkü sivilcelerim tekrar çıkıyor. Neyse ki çıkıp hemen gidiyor ama hiç çıkmaması gerekiyordu. Bünyemi azminden dolayı tebrik ediyorum çünkü bu ilacın karaciğeri pert edebilme özelliği var. Ben ciğerimi tehlikeye atarak bir işe girişmişken bile sivilce üretmeye devam ediyor.

*Konu sivilcelerden açılmışken aklıma topak topak dökülen saçlarım geldim. Artık ürkütücü düzeye gelince saç analizi yaptırdım ve büyük bir yalanın içinde yaşadığımı öğrendim. Saç diplerimi yağlı sanarken kupkuruymuş, o yüzden dökülüyormuş. Kel kafamdan ben sorumluyum. Saç analizi yaptırın.


2 Eylül 2015 Çarşamba

Money is the reason we exist


*Everybody knows it. it's a fact. Kiss kiss

*Aylar, belki de yıllar önce terk ettiğim Lana'ya geri dönmem bir işaret olmalıydı. Ben o işareti yeni yeni anlıyorum.

*Yok yere mutsuzluğum ve can sıkıntılarımı gidermek için daha kötüsüne ulaşmaya çalışmak beni iyileştiriyormuş.

*Geçen birkaç hafta önce kapıldığım buhrandan Twilight maratonu yaparak çıktım. Filmler ve kurgu öyle kötüydü ki çok eğlendim. 6-7 saatimi heba etmiş gibi hissetmiyorum o yüzden. Robert'ın ve Kristin'in da o filmlerden nefret ettiğini bilerek izlemek ise ayrı zevkliydi.

*Dün bin defa yazıp yazıp sildim ve en sonunda küfrederek kapadım. Sonra ise bomboş dram-romantik filmi izleyerek kendime geldim.

*Bugün ise moralimi yerine getiren Morganville Vampirleri'nin 14. kitabının çıkması ve 400 sayfa olması. Aahaha kafayı yiyeceğim. Zamanında idolüm olan Anita'nın bile bir yerde bitmesi gerektiğini düşünürken şu seri biterse çok üzüleceğim.

*Rocky'nin soundtrack'ini dinlerken korkutulmasaydım gayet mutlu ve çoşkulu bir şekilde hayatıma devam edecektim.

*Rocky maratonu yapmak da gayet moral yükseltici bir aktivite. Özellikle "Yo Butkus!" diye bağırılınca.  'Yo Adrian!"ikinci sırada.

*Söylemeden edemeyeceğim ama bazı kişiler size tanışalı daha bir iki saat olmasına rağmen nasıl evlenme teklifi aldığını anlatma ihtiyacı hissedebilir. Ve bu hissiyatı gidereceklerdir de.

*Burada bazılarına laf sokunca rahatlıyorum, sonra olayı tekrar düşününce kendi hatalarımı görüyorum. Ama kendi hatalarımı buraya yazmıyorum. Çünkü hayatıma devam edebilmek için hep başkasının suçu olması lazım. Yedi senedir bir kitabı bitirememi başkasının üstüne yıkabilseydim onu da yapardım.

*Onu da yapmıştım ya, hatırladım ama buraya yazmamıştım.

*Kadın kalkmış diyor ki "Kitap beş bin satılsaydı da bana yeterdi." Ahahaha. AHAHAHAHAHA. Kadının satış rakamları o denli yersizce yüksek ki adam ona "Beş bin çok iyi bir rakam." deyince  "Ah öyle mi?"diye soruyor.

*Sizin arkadaş edinme süreniz ne kadar bilemiyorum ama iki üç saat sonra telefonları almak ve kayınvalide çekiştirmek bir hafta olmamalı gibi geliyor bana.

*Yabani olan ben miyim yahu?

*Yeni mezun bir öğretmenin benden akıl istemesi çok ciciydi. İşe yeni başlamıştı ve kaynak kitap istiyordu. Ona diyemedim ki ümüğünü sıkacaklar burada. Demeyi çok istedim ama demedim. Demeli miydim bilemiyorum.

*Bu konudan sonra bahsedeceğim.

*Keşke bende Balboa azmi olsaydı. Bari kendi Yo Adrian'ım için birşeyler yapayım.

*Bir çiftin aynı zaman diliminde birbirlerine duydukları aşkı burada dile getirmelerini okuduktan sonra kendi 'Yo Adrian'ımdan/Pipet dostundan burada bahsetmek istemiyorum. Çünkü o gönderi beni çarptı.

*Üzerimde vıcık sarkastik bir hava var. Böyle sayfalarca yazacak gibi hissediyorum. Sanki dört yıl öncesine dönmüşüm. Ama burada duruyorum.

23 Ağustos 2015 Pazar

Fantastik Türkler -2-


*Fantastik veya bilimkurgu yazan Türkleri okumaya hayret uyandırıcı bir şekilde devam ediyorum.

*Diğer kitap blogları gibi kasarak yazamayacağım. Bodoslama dalıyorum.

*Bir kere kapak benim çok hoşuma gitti. Do not judge a book by its cover gibi bir durum yok çoğumuzda. Kapağın kalitesi sanki içeriğini yansıtıyormuş gibi bir izlenim ediniyoruz her seferinde ve bu kitapta yanılmıyoruz da.

*Ne hikaye okuyabilen ne de yazabilen biri olarak bu kitaptan etkilenmeyeceğimi düşünmüştüm ancak öyle olmadı. İlk hikaye tam benlikti.

*En sevdiğim hikayeler Rüya Tarifleri, Melek, Güneş Hırsızları idi.

*Rüya Tarifleri büyülü gerçeklik tadındaydı. Zaten rüyalarla ilgili her şey ilgimi çektiğinden okumakta zorlanmadım. Ayrıca hikayenin bir kadının bakış açısından anlatılması  hoşuma gitmişti.

*Baş karakterin kadın olduğu diğer hikaye Güneş Hırsızları idi. Bu hikaye distopikti ve isyan içerikliydi. Romana dönüştürülebilecek kapasitesi vardı. Roman olsa hiç sıkılmadan okurdum. Çoğunlukla Türk yeni yazarlarda okuduğumuz o kasıntı hava yoktu. Gayet samimi ve şakacı  bir dille yazılmış. Genel olarak kitapta günlük dil kullanılması benim hoşuma gidiyor.

*Melek'te ise en sevdiğim plot twistlerden vardı. Benim yazmak istediğim türde bir hikayeydi kesinlikle.

*Her hikayenin kendi ana fikri vardı, kitap bu yüzden ayrı güzeldi. Birilerine taş atıldığı oldu, Ozzy'nin olaylara dahil edildiği oldu.

*Son dört ya da beş hikaye tamamen uzaylıları konu alıyordu. bir yerden sonra ben sıkıldım ama her uzaylı farklı çeşitlerde kurgulandığından pek sorun edilecek bir şey çıkmadı.

*Bence zevk alarak okunulacak bir kitap.

*Hep dediğim gibi dandik yabancı fantastikleri (hele hele YA'ları) okuyacağınıza bunlara zaman ayırın.


(Blog yazmayı unutmuşum.)

2 Ağustos 2015 Pazar

To be fond of Solitude


*Biraz önce makale yazar gibi gönderiye başladım ama ben yine içimde biriktirdiğim zehrimi akıtmak için geldim. Aşırı resmi cümleler kurarak derdimi anlatmak istemiyorum. Gerekirse söverim.  (Millete laf sokmayı iş edinmiş gibiyim, size dokunan bir konu varsa söyleyin onu da yazarım.)

*Ben introvert bir kişiliğim, içe dönüğüm. Çocukken de içe dönüklüğümü hardcore yaşadım şimdi de öyle yaşamaya çalışıyorum ama hem işim dolayısıyla hem de yaşımdan ötürü benden dışa dönük davranmam bekleniyor.

* İnsanların beklentilerini karşılamak gibi bir yükümlülük hissetmiyorum artık. Bunu ortaokulda ve lisede yeterince yaşadım, artık beklentiler umurumda değil, insanların benim hakkımda oluşturdukları negatif imaj beni ırgalamıyor.

* Çocukken yolda yanımdan geçen bir kadının benim için ne kadar suratsız dediğini duyduğumdan beri bu yorumlara alışığım. Ben asık suratlıyım çünkü kalabalıktan hoşlanmıyorum ve bazen sadece bağırsak gibi hareket eden varlıkların içinde yaşamak istemiyorum. Topluluklardan hoşnutsuzum, bunu yüz ifadem ile yansıtmam benim hakkım ve bu hakkı sonuna kadar kullanacağım.

*Ben kimseyi dışarı çıkma, gezme, yeni arkadaşlıklar kurma diye ikna etmeye çalışmadım ancak benim bazı etkinliklere katılmam için dört koldan ikna operasyonları yapıldı. Kendimi yeterince açık ifade etmeme rağmen her defasında daha girişken, daha güler yüzlü, daha da sıcak kanlı davranmam gerektiği söylenildi. Hatta meslektaşlarımdan  biri bunu had sınırını aşmayacağını düşünerek 'abla tavsiyesi' kısvesi altında bana daha çok gül dedi.

*İçe dönük biri olarak öğretmenlik için kendimi parçalamam yetmiyormuş gibi bir de gözümün gördüğü herkese ılımlı davranmam beklenildi.

*Duvarların değil insanların beni klostrofobik hissettirdiği pek dikkate alınmıyor. Var olmanızın yoğunluğu kaldıramıyorum. Bedenleriniz, enerjiniz, hele ki sesiniz beni kısıtlıyor, çığ gibi üzerime geliyor ve buna katlanmam bekleniyor.

*Evde, odamda zaman geçirmem beni sıkıcı yapmıyor, ben kendi başıma zaman geçirmeyi iyi biliyorum.

*Ben yalnızlığı seviyorum. Çevremde az insanın olmasını seviyorum. Gece balkonda kendi başıma oturmaya bayılıyorum. Yalnız gezmeyi, sinemaya gitmeyi, yemek yemeyi seviyorum.

*Yalnızlığıma her zaman sahip çıkayacağım.


30 Haziran 2015 Salı

Still Alive!


*Merhaba çok sevgili gerçek ve hayali okuyucularım. Çok uzun bir aradan sonra üşenmeyip yazmaya karar verdim. Muhtemelen benim dahil kimsenin beklentisini karşılayabilecek bir gönderi oluşturamayacağım ama ısınma turu atmam gerek.

*Bir öğretmenin hayatı ne kadar aksiyon dolu ve yoğun geçebilir sorusuna aldığım yanıt beni uzun süre idare eder. O kadar uzun bir süreç ki başı belli değil. Sonu ise halen gelmedi. Ölümüne tatil yapamıyorum.

*Yeni takıntım noktalama işaretleri oldu. Bunu size bulaştırmak istemem ancak biraz dikkat ederseniz bazı türdeşlerimizin nokta yerine üç nokta, soru işareti yerine nokta koyduklarını fark edeceksiniz. Soru işareti neyse de(bakın artık radde buraya gelmiş.) nokta yerine üç nokta koyduklarında resmen sinirden kalp ritmin hızlanıyor. Bu denli mi cahiller ya?

*İnsanın kendi istediği saatte uyanıp kalkması büyük bir lütuf. Kadrini kıymetini iki ay önceden bilmeye başlamıştım,şuan hak ettiği değeri veriyorum.

*Galiba bu kadar.

(Kore dizilerinde yapılan U dönüşleri)

3 Mayıs 2015 Pazar

YAZIM HATALARIM VE ANLATIM BOZUKLUKLARIM


*Merhaba sevgili gerçek ve hayali okurlarım. Aslında başlığı ingilizce atacaktım, misleading words diye ama vazgeçtim, sonuçta ana dilimde yaptığım rezillikleri daha net anlatabiliyorum. O yüzden başlık budur.

*Canım sıkılınca bazı bazı yaptığım gibi kitap okumak yerine kendi blogumdaki gönderileri okudum. Kendi ürünümün bana yabancı gelmesinin ilginçliğinin yanı sıra yaptığım onca anlatım bozukluğu kendimden utanmama sebep oldu. Tam da şimdi gerçekleşen bu kendini uzun cümle kurmaktan alıkoyamama alışkanlığım (keşke kitap yazarken de bu denli akışkan ve renkli yazabilsem) beni yüzde yüz bir luzıra dönüştürdü. O yüzden cümlelerimi daha kısa ve onları kontrol ettikten sonra yayınlamaya karar verdim. (That's it babe!)

*Önceden kararlaştırılmış yıldızlarım ile devam ediyorum.

*Geçen gönderimde bahsettiğim üzere wattpad'de basılan kitapları okudum. Biri Karanlık Lise, diğeri Kötü Çocuk idi. İkisini de okurken içimdeki feminist elfim acılar içinde kıvrandı ve geleceğe umutsuzca baktı, bu kitapların yazım süresince sorumlu kişileri kınadı. Çünkü feminist elfimin en çok rahatsızlık duyduğu şey esas oğlan ile esas oğlanın takıldığı kızlar hakkın yapılan haksız yorumlardı. Şöyle ki, her iki kitapta da esas oğlan önüne gelen kız ile, daha doğrusu beğenileri karşılayabilecek kızlar ile birlikte olup sonraki gün o kızları yok sayarken bu davranışı gayet normal resmedildi. Hatta 'doyumsuz beyefendi'diye betimlendi. Ancak yazıldığı üzere çok ama çok ama çok yakışıklı ve etkileyici ve ağız sulandırıcı ve kalpleri hızlandıran ve ilk haftadan kendine aşık eden esas oğlan ile birlikte olan kızların hepsi sürtüktü, orospuydu ve şıllıktı. Cinsel isteği olan erkek çapkındı ve o erkeğe cinsel yönelimi olan, esas olmayan kızların tümü şırfıntıydı. wow,wow,wow. Bir neslin daha kendi hemcinslerine yakıştırmalar yapmasına hazır mıyız?

*Hal durum böyle olunca bloga içimi dökmeden önce tepkimi Goodreads'te göstermek istedim ve her zaman ki gibi elime yüzüme bulaştırdım. buyurun, bakın please;

(İsmimi neden karaladım bilmiyorum. Sanırım daha önce hiç burada yazmadığımdan.) Yaptığım yazım yanlışları ve anlatım bozuklukları yüzünden ciddiye alınmayacağım. Ühühüh. Damn it.

*Tam olarak iki gün önce aydınlanma yaşayarak çocukluk sevdamı katlettim. Tumblr'da pırlantalarla süslü bir poketopun resmini paylaştığım anda Pokemon dünyasının nasıl da çürümüş, nasıl da canice olduğunu fark ettim. Bir nevi pokemonlar üzerinden eğlence yaratmak ve onların üzerinden itibar kazanmak. Bir nevi değil resmen öyle. Pokemonlar hayvanlar baz alınarak tasarlandıysa bu hayvan dövüşçülüğüne girer. Yarabbim, pokemonları poketoplarda hapsediyorlar bir de. Artık pokemon'a eskisi gibi bakamayacağım. Eğlence için başka canlıların sömürülmesine karşıyım. Bir de arkadaş oluyoruz ayağı yapıyorlar ya. Fuck off! (Ciddi üzüldüm yalnız.)

*Kim zamanında ne yaptı hatırlamıyorum ancak çok yetenekli insanların Hollywood'da bulunduğunu düşünmek saçmalık. Veya konumu daha da genişletirsek Amerika'da. Bir Kore komedisi, bir Hint dramı, bir Japon gerilimi kıytırık Hollywood filmlerinden daha az izleyici kitlesine ulaşıyor diye onlardan daha az yetenekli insanların çalıştıkları anlamına kesinlikle gelmiyor. Örnek verdiğim ülkeler upuzun bir liste haline gelene kadar çoğaltılabilir. (Ben yetersizim.)

*Heyecanlanıp aksiyon ve dövüş sahnelerini yazamamama bayılıyorum.

*Ben koreografiyi çok beğendim ya, çok etkilendim.

19 Nisan 2015 Pazar

FANTASTİK TÜRKLER -1-


*Merhaba sevgili gerçek ve hayali okuyucularım.

*Önceki gönderilerimi okuduysanız bilirsiniz ki fantastik veya bilimkurgu yazan her Türk evladının kitabını okumaya ve özellikle bayanlara destek çıkmaya karar vermiştim. Bu kararımı şaşırtıcı bir şekilde devam ettiriyordum. O kitaplardan biri de Ecel oldu.


*Şimdiye kadar okuduğum Türk fantastik kitapları daha küçük yayınevlerinden çıkmıştı. İthaki'nin yayınladığını öğrenince zaten insan bu kitabı okumalı diyor. Ben diyorum.

*Konunun ne ile alakalı olduğunu her zamanki gibi anlatmayacağım, zaten arka kapağını bulursunuz her yerde. Ben sadece sevdiğim kısımları ve neden sevdiğimi açıklayacağım ve açık bir şekilde kitabın reklamını yapacağım.

*Kitabı aldığımda ilk yaptığım sayfaları karıştırıp karışık bir şekilde okumaktı. Anita Blake tadı geliyordu ve zaten yazar hanım Anita Blake hayranıymış. (ahahah first common point) Başta özentisi sanmıştım ancak sadece tadı var, kopyala yapıştır gibi bir durum yok.

*Seven filminin bitiş jeneriği beni ne kadar etkilediyse bölüm başlıkları da beni o kadar etkiledi. Bölümler 71'den başlıyor ve 0'da bitiyor. Geri sayım yapıyorsunuz gibi. Çok heyecanlı oluyor ya ehehe. Çok güzeldi.

*Diyaloglar çok gerçekçiydi. "ay,be yani,aman"lar bolcaydı ve akıcıydı. Benim için diyalogları okumak daha eğlenceliydi.  Örnek olarak;


Olmaz tabii. Eehehehe, kalbimi kitaba kaptırdığım cümle.

Bu diyalog ile yazar hanımın fanı olmaya karar verdim.

*Kitap 600 sayfaya yakın, bazısı şikayet etmiş, bölseydin falan demiş ama bence hiç sıkıntı olmadı. Gerçekten çok kalın gözüküyor ama çabuk bitiyor kitap.

*Kitapta romantik ilişkiler yoktu, ne kadar mutluydum okurken bilemezsiniz ya. Aahahah kimse birbirinden hoşlanıp da salak saçma hareketler yapmadı. Bir ara Jesse ve Ece arasında birş ey çıkacak sandım(belki de hormonlarımın çoştuğu bir anda umdum da) ama flörtleşme bile yoktu. Ne kadar minnettarım bilemezsiniz. En büyük artılarından biri buydu.

*Ana karakter-Ece- cinleri avladığı için iki hayatı birlikte yürütmek zorunda, yani ananesi var. Onu oyalamaya çalışıyor sürekli. Bu tür iki hayatlı karakterlerde aileyi idare etmek veya mantıklı bir şekilde kurguya sıkıştırmak çok zordur. Yazar hanım bunu da başardığı için tebrik ediyorum.

*Görünce aklımı kaybettiğim başka bir olay Ece'nin regl olmasıydı. Her ay yaşadığımız olayın hiç bir kitapta geçmemesi sinirimi bozuyordu, bu kitapta görünce başım göğe erdi. Yazar hanıma çok teşekkür ediyorum. Artık biri yazmalıydı yani.

*Ben kitabı çok sevdim ve yazar hanımı imrenerek takip ediyorum. Yabancı yazarların her yazdığı oku boku almaktan ziyade canınız fantastik çekince bu kitaba bir şans verirseniz ciddi sevineceğim. Çünkü ikinci kitap çoktan yazılmış, yayını bekliyor ya. Alın da basılsın ikincisi, çok pis bir yerde bitti ilk kitap.

*Yazarın skype üzerinden yapılan bir röportajını izledim ve arkasındaki duvarda The Crow posterini görünce yine yeniden kendimden geçtim.(ahaha second common point)

*Belki de söyleyecek bir sürü şeyim vardı ama şuan aklıma gelmiyor. Kitabı alıp okuyun, kütüphanelere koyun.



1 Nisan 2015 Çarşamba

Baby, baby, baby, baby, I'mma loseeer!


*Başlığımla ilişkili paragrafı yazmadan önce sizi selamlamak isterim çok sevgili ve saygılı gerçek ve hayali okuyucularım. Sonuçta manidar bir günde kendimi göt etmek amacıyla başlattığım bir etkinlikte (Spotless Mind serisi) sizi bırakmıştım. Çok uzun zaman geçti, bu yüzden çok yıldız birikti.

* Beni uzun süredir tanıyan veya çok yakından tanıyan kişiler bilir ki kalbim her zaman mikro 33 model tükenmez kaleme aittir. 8 senedir bu modelden daha iyi tükenmez kalem kullanmadım, kullanacağımı sanmıyorum. Ancak ve lakin başıma gelen bir dizi olaydan sonra elim siyah pilot kaleme uzandı. O gün bu gündür kaybettiğim ikizimi bulmuş gibiyim. Pilot kalem canmış.

*Banyo yaparken klişelere takılıp da şarkı söylemek yerine ingilizce röportaj yapıyorum, geleceğe hazırlık için. Ehehe. Neyse, ben kesintisiz konuşunca çıktığımda annem içeride ne söylediğimi sordu. Ona "İngilizce konuşuyordum."dedim. Gayet normal bir şekilde başını salladı ve televizyon izlemeye devam etti. Annem de hazırlanmam gerektiği kanaatinde.

* Kaç yaşında olursanız ve ne yaparsanız yapın sanırım anneler çalışma masasına hep meyve tabağı bırakacak. Öğrenciliğe özgü değilmiş.

*Okuldan eve dönerken, yolda kitap okumak başımı döndürse de okumayı bırakmıyorum. Olay örgüsü şu şekilde gelişiyor.
-Kasisten geç, virajdan dön, arabayı solla, sayfayı çevir, viraj dön, kasis geç, tekrar kasis, çoook geniş bir virajı dön, - iç ses: Yeminle kusucam. -sayfayı çevir - okumaya devam et.  (yaşarken daha komikti, cidden, olmadı bu ama yazdım, silemem.)

*Ayriyeten, hayali amlara koymalarınız nasıl gidiyor,gençler?

*Bir gün arayla yazmaya devam ediyorum.

*İçimden hiç çıkmayacak özenti parçam yine nüksetti ve sürekli Tumblr'da gördüğüm iç içe yaprakları olan çiçekten aldım. Size görsellerle kanıtlayabilirim ama üşeniyorum. Daha önce yapılan deneylerden bitkilerin olumlu dönütlere olumlu reaksiyonlar verdiklerini okumuştum. Bitkimin olabildiğince mutlu büyümesi için ona sevgi sözcükleri sıralamak istiyorum ancak kendimi çok garip hissediyorum. Bu yüzden sadece yapraklarını okşuyorum. Ellerimde ölürse gerçekten çok üzülürüm.

*Bitkiye olan bağlılığım öyle bir seviyeye ulaştı ki yaz gelse de güneşlense bitkim diyorum. (Güneşli ortamda bulunması gerekiyormuş çünkü.) Yarabbim, bir gün çocuğum olsa çocuğa bakıp bakıp ağlayacağım herhalde. Oh no!

*Size ne kadar denk geliyor bilmiyorum ancak bazı öğretmen arkadaşların kendilerinin öğrenciler tarafından sevildiklerini belli etme ihtiyacı hayli yüksek. Özellikle öğretmenler gününde yapılan sürprizler ve verilen sevgi dolu mektuplar mahremiyet veya anı denilmeden paylaşılıyor. Bu konuda kıstas ne olur bilemiyorum ama sanırım "Öğrencilerim beni çok seviyor."diye bir paylaşımda bulunmanın oldukça gereksizliliğine vurgu yapıyorum. Silmeye üşendiğimden cümleyi bu şekilde kotarmaya çalıştım.

*Üst paragrafta sanki gocunuyormuşum gibi yazdım ancak benim öyle dertlerim yok. I am the coolest.

*Bir dönem-yakın tarih- anlamsız bir melankoli havasında dolaştım durdum. Pek zevkli değildi yaşamım ve ne kadar saçma bulsam da o duygunun içinden çıkamıyorum. Durduk yere mutsuz olmanın çok şımarıkça ve burnu havadalık olarak düşünüyorum ve kendimin o şekilde hareket etmesi beni sinirlendiriyordu. Ne komikli kore dizileri ne de sevdiğim şarkılar yardım edebiliyordu. Pipet Dostu her zamanki gibi dayanağımdı. Bir süre böyle devam ettikten sonra internette ömrümü yok yere harcarken Wattpad'de popülerleşip kitabı basılan hemcinslerimle karşılaşınca hem de o hemcinslerimin benden 10 yas küçük olduğunu keşfetmem ile luzırlığım çekirdeğinden yükselerek bir volkan misali fışkırdı. Bütün huzursuzluğum, boşlukta sallanışım gitti ve yerine kendimle dalga geçmeye başladım. Bu anın ardından kendime geldim ve o andan beri düzgün bir şekilde yazıyorum.

*Bu yüzdendir ki şuan kitap yazmaya çalışan, yazmak isteyen arkadaşlar, özellikle uzun süredir bildiğim Ninja öncelikli olarak, sesleniyorum ve sizden her ne ise onu yazıp bitirmenizi istiyorum. Çünkü bebeler bizi geçmiş.

*Ne kadar vampirleri geçmişimde ve ergenliğimde bırakmış olsam da Morganville Vampires serisini okumaya devam ediyorum. Her defasında beni şaşırtan kendimden geçip Fangirl'lük yapmaya başlamam. Her seferinde, her kitapta. Kurgu haricinde Mrynin kitabı okumam için yeterli bir sebep. Kendimi duvardan duvara atasım geliyor kitabı okurken. Neden bunun dizisi yapılmıyor ya? Ühühühü. Lütfen dizisi yapılsın. Konu ile alakalı nette gezinirken kitabın web dizisinin çekildiğini bulduğum an masaya istemeden yumruk attım. Neden böyle tepkiler veriyorum, ühühüh? Fangirllüğümü dizginleyemiyorum.ühühüh.



*Bu cast'ta sadece Eve kitaptaki gibi veya benim hayal ettiğim gibi. Cuk diye oturmuş ya.

*Neyse, ben gideyim de kendi çöplüğümle uğraşayım. Bir vampir serisi okuyacaksanız Morganville Vampires'a başlayın.

14 Şubat 2015 Cumartesi

Spotless Mind # 2

Eylül 2010'dan

*Çokta havalara girmiştim habulki.(Bu halbuki kelimesi çok hoşuma gidiyo.  (Halbuki hala hoşuma gidiyor. Hayalkırıklığımı ifade edebilmemde en uygun araç. (yazım hatarım diz boyu, çok üzücü.))

*Gitarlı küpe de aldım. (Gitarlı küpemin teki kayboldu, diğeri ise takı kutumun tenha diplerinde. 4 yıl öncesi kadar değerli değil.)

*Favorilerim uçtuğum rüyalar. (Artık rüyamda uçtuğumu görmüyorum. En azından rüyamda uçtuğumu görmek eğlenceliydi ve son zamanlarda tekniği öyle iyi kapmıştım ki yeterince odaklansam burada bile başarabileceğimi düşünüyorum. Şimdi biraz paslandım. Rüyamda bile uçmuyorum.)

*Facebook hesabım yok.Yani bildiğiniz hiç yok.Açılıp kapatılmış değil hiç hiç hiç yok. (Facebook hesabım hala yok. Bu kendimle kıvanç duyduğum bir konu.)

*Millet Edward'ın peşinden koşarken ben Lestat'ı tişörtüme bastırıp göğsümde taşıdım.Her zaman da taşırım. (Lestat tişörtümü attım. Ancak Lestat hala en sevdiğim vampir olmayı sürdürüyor, vampirlerden tıka basa doymuşsam da.)

*Toplu taşıma araçlarında ayakta kalmak ve bir yere tutunamamak...işte en büyük korkum. (Büyümem ile artık en büyük korkum veya korkularım değişti. Ancak bu endişelerim arasında yerini kimseye kaptırmıyor.)

*Kulağıma üçüncü deliği açtırmak istiyorum.Ciddenn istiyorum yaaa. (Kulağımda üçüncü deliği açtırmadım. Tırstım.Artık istemiyorum.)

*Ortaokulda ve lisede uyuz olduğum kişiliklere hala uyuzum. (Evet, hala onlara uyuzum.)

*Son sınıftayken çömler bizden kat kat havalı dururdu.  (Bu üniversitede de değişmedi.)

*DERS SEÇME:Bu da ayrı bi kıllık,üzerinde çok düşünülmüş sanırsam. (Üniversitenin kanser oluşumu hızlandıran olaylarından bir tanesiydi benim için. Hala daha hatırladıkça içim sıkılıyor.)

*DAHA AYLARI BİLMİYOR BİR İNGİLİZCE ÖĞRETMENLİĞİ ÖĞRENCİNİZ.TAM KENDİM OLUYORUM.HOCA KALK DESE AYLARI SAY DESE YÜRKÇE MEALİ İLE YAPAMAM VALLA. (Her dönem, öğrencilere öğretirken öğrenip onlarla birlikte unutuyorum. Çözemedim bu ayları bir türlü.)

*BİR KÜSTÜĞÜMLE BARIŞMAM ÇOK ZOR OLUYOR. (Yeni arkadaşlık kurmak bile benim için artık zahmetliyken barışmak...)

*GERARD’I GERART CEDRİC’İ KETRİK DİYE SÖYLERDİM ESKİDEN. (En azından denemişim.)

*DAKTİLO İSTİYORUM.BULURSAM KİTAPLARIMI ORDA YAZCAM.KİTAPLARI OLMASA BİLE BU ŞAÇMA ŞEYLERİ.KESİN BİRSÜRÜ YAZIM HATASI OLUR. (Daktilo alsam sırf çıkan ses için alırım. Kitapları onda yazmam. Yazım hatam ölümüne olur.)

*Arkadaşımın  gördüğü herkese beni yazar olarak tanıtması.
Herkesin beni yazar olarak tanıması.
Kitabımın daha üçte birini yazmama rağmen "Yazar"sıfatını kazanmak.
Egom zeplin gibi. (Artık şahsi tanıdığım kimseye kitap yazdığımı/yazmaya çalıştığımı söylemiyorum. Boş konuşuyor hissediyorum kendimi. Yazıyorum diye yazar kabul etmiyorum kendimi. Kitap basılırsa da etmeyeceğim. Bir kitapla yazar olunmaz. Egomun ağzı olsaydı da vurabilseydim.)

*Yurdun iğrenç yemeklerini yemek. (Yurdun yemeklerinden sonra hiçbir yemek bana kötü gelmedi. Hatta şikayetlene cevabını verdim. Yediğiniz yemeğe değer verin, değer. (Yalnız beşamel soslu tavuk harika oluyordu, o ayrı.))

*Lan diyince sinirin yatışıyor.Ne ilginç. (Artık 'fuck'ı kullanıyorum. Level up!)

1 Şubat 2015 Pazar

Without the Web


*İyi günler sevgili gerçek ve hayali okuyucularım. Tatil olduğundan ve çok az insan ile iletişime geçtiğimden bu zamanı huzur içerisinde hatta tatilde değil de hayatımı olağan akışında yaşıyormuşum gibi geçirdim. O yüzden bu seferki gönderim geyik niyetine olacak. Holley. (Bunu ağız dolusu söylemek bana nedense çok büyük bir tatmin duygusu yaşatıyor.)

*Yine uzun süreli hafızamın ipiyle kuyuya inmedim ve yazacaklarımı not aldım. Şöyle ki;

*Komikli kore dizilerine geri dönmem ile birlikte eski rahatsızlıklarım nüksetti. Bunlardan biri, kurgu içerisinde cool göstermeye çalıştıkları mimiksiz erkek oyuncular. O surat yapısına ve duruşuna ben ergenliğimden beri sahibim. Bu şekilde rol yapmanın çok zor olduğunu düşünmüyorum çünkü bu konuda ben doğuştan yetenekliyim, genlerimde var. İstesem Güney Kore'de cool erkek karakterlerini çok başarılı bir şekilde  canlandırabilirim.

*İkinci sıkıntı ise erkek karakterlerin romantik duygularını sözel ifade etmekten yoksun olduklarından biraz da olsa ilgilerini abusive yollarla aktarmalarıdır. Yani "Yanımda kal sevdiceğim."diyemediğinden kolundan tutulup geri çekmeler, kız uyurken öpmeler, diğer adamın (diğer adam yüzde doksan vardır) gözünü korkutmaya çalışmalar falan bana artık fazlasıyla abusive geliyor. Cıkcıklayarak izliyorum dizileri.

*Anlatmaktan ziyade dinlemekte daha başarılı olduğumdan insan ilişkilerim genelde pasif geçmiştir ki bunca zaman anladım ki dinleyebilmek marifetmiş. Her neyse, ben canı gönülden dinlediğim ve ağzı sıkı olduğumdan yakın veya uzak çevrem bana sorunlarını ve kişisel meselelerini anlatmaktan çekinmez. İstesem etrafımdaki çoğu insana azap çektiririm çünkü sır heybem hayli dolu. Mohmohmoh!

*Gelecekten ziyade geçmişten haz alan yapıp kaçınılmaz olarak beni istifçi yapmıştı, bu hem maddi dünyada hem de dijital dünyada kendini gösteriyordu. 8 sene önce beğendiğim, gün gelir böyle bir elbise diktiririm diye belleğe kopyaladığım elbiseyi ,yakın bir tarihte kitap kapağı olarak görmek beni şaşırttı. Havadan konuşmadığımı göstermek için size görsellerle geldim.

         
*İstesem kapak tasarımcısı da olabilirim yani.

*Artık dışarıda ilgi çekici bir bayana gözlerini diken bir karşı cins gördüğümde beni fark edene kadar ben de gözlerimi ona dikiyordum ki fark ediliyorum. Onlara kınayan bakışlar attığımı gördükleri anda kafalarını başka yöne çeviriyorlar ve azıcık da olsa kendilerinden utandıklarını seçebiliyorum. Birazdan cinayet işleyecekmişcesine bakışlara sahip olmak yararlı artık. Size de tavsiye ediyorum.

*Hayatımda her zaman toplu ortamda alkışın nasıl başladığını, kimin başladığını çok merak ederdim. Rüzgar gibi bir şey çünkü. Ancak okulun son gününde, kapanış konuşmasında, yanımda oturan öğrencim bu merakımı giderdi. Mutlak sessizlikte ellerini bir defa tereddütle çırptı ve herkes alkışlamaya başladı. O an yepyeni bir deneyim edindiğimi anladım. Umarım bir gün siz de bunu tecrübe edersiniz, görmeniz gereken bir olay.

*Bir ay boyunca olabildiğince spora gittim ve fitness'da daha başarılı olduğumu hocam ile anladık. O spora yatkın vücuduma veriyor ancak esas olay benim içsel motivasyonumda bitiyor. Tam pes edip aletten inecekken kendime şunları söylüyorum: "Post-apoliptik-distopik bir dünyadasın. Koşman lazım yoksa boku yersin. Bacakların kuvvetli olmalı çünkü zamanı gelecek duvarlara tırmanacaksın ve kol kaslarına ihtiyacın var çünkü zamanı gelecek birilerine yumruk atman gerekecek. Yoksa boku yedin."  Böylece turları başarıyla tamamlamış oluyorum.

*İki gün internetsiz kaldım. Bunun getirileri olduğu kadar -ev işinde istek artışı, yazma hevesi ve bunu hayata geçirme, daha çok kitap okuma vb.- götürüleri de oldu. Zaman geçsin diye kendimi Flo Diner Dash oyununa kaptırdım. Görev bilincimi o kadar yüksek tutmuşum ki gözlerimi kapattığımda elleri havada sipariş vermek isteyen insanlar görüyordum, çoğu da kırmızı elbiseli kızlardı. Neyse ki artık geçti, karnını doyurmak için bana hevesle bakıp hizmet bekleyen animasyon insanlar görmüyorum.

*Adam, kadına laf çarpar. Kadın, adama son sözü söyler ve arkasını döner. Kadın bir adım atar, ikinci adımında adam onu bileğinden yakalar. Kadın yavaşça adama döner. Dudakları yarı aralık haliyle önce bileğini kavrayan adamın eline sonra- gözünü bir kere yavaşça kırpar- adama bakar. Gözlerini açabildiği kadar açar, dudakları bir şey söylemek üzere gibi aralık durmaya devam eder. Adam duygusal birkaç cümle söyler. Kadın bunu yemez, kolunu sallayarak adamın elinden kurtulur. Kadın, adama lafı koyar. Arkasını dönüp gitmez üzereyken adam kadına arkasından sarılır. Kadın gözlerini kocaman açar, adam çenesini kızın omzuna yerleştirir ve gözlerini kapatır. Kız ne yapacağını bilemez. (istesem kore dizisi yazabilirim de.)

(İstesem her boku yaparım lan.)

17 Ocak 2015 Cumartesi

Kaçaklı Dövüşlerim


*Selam sevgili gerçek ve hayali okuyucularım. Umarım günlerinizi çarçur etmiyorsunuzdur.

* Zamanımı heba ettiğimi hareket ettikçe fark etmem beni biraz melankolikleştiriyor. Yani ben yürüdükçe hayatımdan saniyeler kaybettiğimin yüzde yüz bilincinde oluyorum ve hakeret etmediğim zamanlarda veya çok yoğun vakitlerimde bu bilinçten uzak kalmak beni şuursuz hissettiriyor. Zaman algısı bizi acizleştiriyor.

*Bu gönderiyi- yine- benim  insanlarla yüz yüzeyken takınamadığım üslubumu gerçekleştirmek için kullanacağım. Kaçaklı dövüşlerim bir zaman gelecek sükse yapacaktır veya götümde patlayacaktır.

*İnsan kelimesine yüklediğimiz onlarca soyut kavramdan ayırmamızın vakti geldi sanırım, en azından benim için. Sadece biyolojik sınıflandırması yüzünden türdeşlerime insan kelimesini kullanmaya devam edeceğim. Yoksa o olumlu soyut kavramları kendinde bulunduran insanlara başka bir isim bulmamız gerek. Bunca katman varken aramızda, bir tane de ben koymak istiyorum.

*Daha yazmak istediklerimi yazmaya bile başlamamışken dört tane laf sokmam benim giriş kısmında bile ne kadar dolu olduğumu gösteriyor. Şarkı da gaz vermiyor değil. İzleyici kısmında 100 kişi var ama  bu siteye üye olan daha az kişinin beni okuduğunu biliyorum. Uzaktan, yakın çevreme laf sokmamı nasıl değerlendiriyorsunuz acaba? (Şarkı ile iyice havalara giriyorum.  Geçen seferki gibi kendime hakaret ederek rahatlayacağım sanırım.)

*Daha birkaç gönderi önce "Dışlayanı siktir edin"temalı yazımın üzerinden üst üste ötelenme seansları yaşadım ve susup siktir etmek yerine karşılık verdiğim için daha çok sinirlendim.

* Çocuk sahibi olmak istemediğimi söylediğim anda aldığım tepkiler "Seni ilerde göreceğiz." olması beni sezonu gelince çiftleşmeye karşı koyamayan hayvanlar gibi hissettiriyor. Hayvanlar gibi ekolojik sistemde sarsılmaz bir yerimiz olsa yine türümün devamı önemli olabilir belki ama biz olmasak dünya gayet mutlu ve huzurlu bir şekilde kendi düzenini devam ettirir. Bu kemikleşmiş tepkinin yanı sıra bir de şu var;

*Hormonlarımın kontrolüyle hareket edip büyü-oku-evlen-doğur-çocuk büyüt-çalış zincirinde, önemli olan diğer husus "kanımdan" birinin "müstakbel eşimin soyadını" devam ettirmesi. Sanki ben asilsadeymişim ve yönetmemiz gereken, bize muhtaç insan kitlesi varmış gibi, bu ilke ile üremem gerek. Çünkü benim ve müstakbel eşimin genlerinin birleşimi ne olacak çok merak uyandırıcı, güzel mi olacak, kime çekecek, hayatında sikine takmayacağı insanlar tarafından iki defa yanakları öpülmek için dünyaya gelmesi gerek. Çünkü bebek sevmek için vardır.

* Bu kararım çok yadırganınca farkında olmada daha da yadırganacak bir düşüncemi dillendirdim. "Çocuk büyüteceksem o zaman evlat edirim."dedim. Bu "soyculara" ve "bu deneyimi yaşaman lazımcılara" fazla ters düştü. "Elin piçi"gibi yorumların yanı sıra "Çocuk yapmayıp kendinle ilgilenmeni anlarım ama evlat edinmek çok saçma."dendi. O an ne tür insanların etrafımı sardığını fark ettim. Ve kendimi gerçekten kötü hissettim, yok yere kurduğum arkadaşlıklarım beni yaralıyor.

*Önemli olan çocuğa sevgi verip onunla iyi bir iletişim kurmak, onu düzgün yetiştirmek değilse amaç o zaman çoğalmanın anlamı nedir?

*Tüm erkeklere aptal deyip hormonal seviyesi yüzünden cinsiyeti farklı olan insanları itin götüne sokmak ayrı bir mantık ürünüydü. İnsanları şahsi olarak tanımadıkça genel anlamda herkese acıyorum ve vicdanlı yaklaşıyorum, bu yüzden beni derinden etkileyen ve çok şey katan tüm erkeklere böyle bir yorum yapılması, bunun edebiyat bölümünden mezun birinin yapması sinirden duvardan duvara atlamama sebep olabilirdi.

*Sürekli nazik, hümanist ve çiçek çocuk gibi gezen birinin stapler çalışmayınca sinirini kaybedip aleti duvara fırlatması ne seviyede çiçek çocuk olduğunu gösterdi. Ayrıca sürekli tekrarlanan "Kadınlar gibi yüce bir varlığın karşısında aciziz."demesi samimiyetten kilometrelerce uzak ve cahilce. Onlarca kadın başka bir varlık yüzünden ve sistemden eziyet çekerken yalan yere kendini mütevazı gösterme çabası beni çıldırtıyor.

* Uzaktan, yakın çevreme ne güzel laf sokuyorum,değil mi sevgili gerçek ve hayali okuyucularım?

*Sizi beni gaza getiren şarkı ile bırakıyorum.
(millet buna pedofili falan demiş, ne mal insanlar var ya, saçlarımı yolcam.)

10 Ocak 2015 Cumartesi

Uzun süreli hafızam


* Geçen gönderide uzun süreli hafızam beni yarı yolda bırakınca buraya yazcaklarımı not aldım ve bu sefer planlı bir şekilde ilerleyeceğim ancak beyin fırtınama durul da demeyeceğim.

*Yakın bir tarihte komikli kore dizilerine geri dönmüştüm. Son izlediğim dizi It's Okay, That's Love idi. Plot twistleri ile hoşuma gitti, bir de sanırım baharda veya yazda çekilmiş, renkler çok parlaktı, benim içimi açtı ancak konu beni sersemletti. Şöyle ki; psikoloji üzerinden gidiyordu ve ana karakterler zaten doktor idi esas oğlan dışında, o da bazı küççük sorunları olan bir yazardı. Her zaman ki gibi konuyu anlatmayacağım yalnız genelde diziler bir seyirde gider. Komikse daha komik olur ya da komikten drama geçer en son komik olur. Bu dizi çok dengesizdi ya, bir komikti bir dram yüklüydü. Bütün bir cumartesi-pazar diziyi aralıksız izleyince kendi gerçekliğime dönemedim. Kendimi o dizinin bir parçası gibi hissediyordum. Nibiçim üzüldüm ya, kendimi cidden zor toparladım. İzleyin, güzeldi.

*Ancak konum bu değildi. Dizideki bir karakter şizofeniden muzdarip. Birkaç bölümde bu hastalığın tedavisi ile ilgileniyorlar, nasıl ve neden ortaya çıkmış, belirtileri ne, zararları ne olabilir, bilimsel açıklaması vb. gibi türlü bilgiler veriyor ara ara. Bölümün dolmasını beklerken yorum kısmına baktım ve birinin sanrılara cin dediğini gördüm. "Bence de gerçek çünkü bizim dışımızda da yaşayan varlıklar var. Bence o cin."dedi ya, kötü olan bunun bir ikincisi olması. O kadar açıklama yapılırken bu kişi neyi seçip algıladı acaba?

*Bir de ben, bildik oyuncular olunca dizileri daha çok seviyorum, neden bilmiyorum. Sanki yeni bir ortamda bana eşlik edeceklermiş gibi geliyor.

*Kendi iradesi çok düşük biri olarak çare için spor salonuna yazıldım.

*Üniversitenin son yılında rehberlik dersinin final sınavı idi. O dönem Ölçme ve Değerlendirme dersi aldığımız için bir sınav nasıl hazırlanır bokuna kadar biliyorduk. Rehberlik Final sınavı Ölçme ve Değerlendirme kriterlerine göre o kadar kötüydü ki sinirimden soruları zor cevaplamıştım. Profesör kıdemindeki biri daha sınav hazırlamayı bilmiyordu ve ben sinirden kendimden geçiyordum. Cevapları birbirinin içinde olan soruları görünce normalde çok sevinmem gerekirdi ama benim gözüm dönmüştü. Bir soruda, harflerin içine FUCK YOU yazmıştım. Lisanslı bir bebe olarak öfkemi bu kanal ile akıtabilmiştim.

*Geçen hafta beyaz bir saç teline sahip olduğumu gördüm. Şahit olduğum kadarıyla ilk beyaz saç insana biraz panik veriyor. Ancak ben aynada beyaz saçımı görünce ehehehe moduna girdim. "I am becoming a silver lady." diye dolanmaya başladım.

*Geçen blog tasarımım F.Z.S'nin fark ettiği üzere birkaç yıl önce aldığım taytın desenindeydi. Şimdi de farkında olmadan blog tasarımıma benzeyen bir elbise almışım. Ona Perde diyorum çünkü perdeye benziyor, benzemiyor mu?

*Dün THE GIVER'ı izledim. Film ile hemfikir değilim. Duygular olmadan yaşamanın anlamı nedir ki diye sorgulayıp olumsuz duygulara( kıskançlık, nefret, öfke vs.) rağmen olumlu duygular edinilmeli diye mesaj veriyordu. Ancak filmde bir kısımda dişleri için başının ortasından vurulan fili gösterdikleri anda fuck it diye bağırasım geldi. Godoş davranışlarımızdan kurtulacaksak bence olumlu duygular feda edilebilir. (Filin ölümünü gördükten sonra verdiğim zincirleme tepki)