17 Ocak 2015 Cumartesi

Kaçaklı Dövüşlerim


*Selam sevgili gerçek ve hayali okuyucularım. Umarım günlerinizi çarçur etmiyorsunuzdur.

* Zamanımı heba ettiğimi hareket ettikçe fark etmem beni biraz melankolikleştiriyor. Yani ben yürüdükçe hayatımdan saniyeler kaybettiğimin yüzde yüz bilincinde oluyorum ve hakeret etmediğim zamanlarda veya çok yoğun vakitlerimde bu bilinçten uzak kalmak beni şuursuz hissettiriyor. Zaman algısı bizi acizleştiriyor.

*Bu gönderiyi- yine- benim  insanlarla yüz yüzeyken takınamadığım üslubumu gerçekleştirmek için kullanacağım. Kaçaklı dövüşlerim bir zaman gelecek sükse yapacaktır veya götümde patlayacaktır.

*İnsan kelimesine yüklediğimiz onlarca soyut kavramdan ayırmamızın vakti geldi sanırım, en azından benim için. Sadece biyolojik sınıflandırması yüzünden türdeşlerime insan kelimesini kullanmaya devam edeceğim. Yoksa o olumlu soyut kavramları kendinde bulunduran insanlara başka bir isim bulmamız gerek. Bunca katman varken aramızda, bir tane de ben koymak istiyorum.

*Daha yazmak istediklerimi yazmaya bile başlamamışken dört tane laf sokmam benim giriş kısmında bile ne kadar dolu olduğumu gösteriyor. Şarkı da gaz vermiyor değil. İzleyici kısmında 100 kişi var ama  bu siteye üye olan daha az kişinin beni okuduğunu biliyorum. Uzaktan, yakın çevreme laf sokmamı nasıl değerlendiriyorsunuz acaba? (Şarkı ile iyice havalara giriyorum.  Geçen seferki gibi kendime hakaret ederek rahatlayacağım sanırım.)

*Daha birkaç gönderi önce "Dışlayanı siktir edin"temalı yazımın üzerinden üst üste ötelenme seansları yaşadım ve susup siktir etmek yerine karşılık verdiğim için daha çok sinirlendim.

* Çocuk sahibi olmak istemediğimi söylediğim anda aldığım tepkiler "Seni ilerde göreceğiz." olması beni sezonu gelince çiftleşmeye karşı koyamayan hayvanlar gibi hissettiriyor. Hayvanlar gibi ekolojik sistemde sarsılmaz bir yerimiz olsa yine türümün devamı önemli olabilir belki ama biz olmasak dünya gayet mutlu ve huzurlu bir şekilde kendi düzenini devam ettirir. Bu kemikleşmiş tepkinin yanı sıra bir de şu var;

*Hormonlarımın kontrolüyle hareket edip büyü-oku-evlen-doğur-çocuk büyüt-çalış zincirinde, önemli olan diğer husus "kanımdan" birinin "müstakbel eşimin soyadını" devam ettirmesi. Sanki ben asilsadeymişim ve yönetmemiz gereken, bize muhtaç insan kitlesi varmış gibi, bu ilke ile üremem gerek. Çünkü benim ve müstakbel eşimin genlerinin birleşimi ne olacak çok merak uyandırıcı, güzel mi olacak, kime çekecek, hayatında sikine takmayacağı insanlar tarafından iki defa yanakları öpülmek için dünyaya gelmesi gerek. Çünkü bebek sevmek için vardır.

* Bu kararım çok yadırganınca farkında olmada daha da yadırganacak bir düşüncemi dillendirdim. "Çocuk büyüteceksem o zaman evlat edirim."dedim. Bu "soyculara" ve "bu deneyimi yaşaman lazımcılara" fazla ters düştü. "Elin piçi"gibi yorumların yanı sıra "Çocuk yapmayıp kendinle ilgilenmeni anlarım ama evlat edinmek çok saçma."dendi. O an ne tür insanların etrafımı sardığını fark ettim. Ve kendimi gerçekten kötü hissettim, yok yere kurduğum arkadaşlıklarım beni yaralıyor.

*Önemli olan çocuğa sevgi verip onunla iyi bir iletişim kurmak, onu düzgün yetiştirmek değilse amaç o zaman çoğalmanın anlamı nedir?

*Tüm erkeklere aptal deyip hormonal seviyesi yüzünden cinsiyeti farklı olan insanları itin götüne sokmak ayrı bir mantık ürünüydü. İnsanları şahsi olarak tanımadıkça genel anlamda herkese acıyorum ve vicdanlı yaklaşıyorum, bu yüzden beni derinden etkileyen ve çok şey katan tüm erkeklere böyle bir yorum yapılması, bunun edebiyat bölümünden mezun birinin yapması sinirden duvardan duvara atlamama sebep olabilirdi.

*Sürekli nazik, hümanist ve çiçek çocuk gibi gezen birinin stapler çalışmayınca sinirini kaybedip aleti duvara fırlatması ne seviyede çiçek çocuk olduğunu gösterdi. Ayrıca sürekli tekrarlanan "Kadınlar gibi yüce bir varlığın karşısında aciziz."demesi samimiyetten kilometrelerce uzak ve cahilce. Onlarca kadın başka bir varlık yüzünden ve sistemden eziyet çekerken yalan yere kendini mütevazı gösterme çabası beni çıldırtıyor.

* Uzaktan, yakın çevreme ne güzel laf sokuyorum,değil mi sevgili gerçek ve hayali okuyucularım?

*Sizi beni gaza getiren şarkı ile bırakıyorum.
(millet buna pedofili falan demiş, ne mal insanlar var ya, saçlarımı yolcam.)

10 Ocak 2015 Cumartesi

Uzun süreli hafızam


* Geçen gönderide uzun süreli hafızam beni yarı yolda bırakınca buraya yazcaklarımı not aldım ve bu sefer planlı bir şekilde ilerleyeceğim ancak beyin fırtınama durul da demeyeceğim.

*Yakın bir tarihte komikli kore dizilerine geri dönmüştüm. Son izlediğim dizi It's Okay, That's Love idi. Plot twistleri ile hoşuma gitti, bir de sanırım baharda veya yazda çekilmiş, renkler çok parlaktı, benim içimi açtı ancak konu beni sersemletti. Şöyle ki; psikoloji üzerinden gidiyordu ve ana karakterler zaten doktor idi esas oğlan dışında, o da bazı küççük sorunları olan bir yazardı. Her zaman ki gibi konuyu anlatmayacağım yalnız genelde diziler bir seyirde gider. Komikse daha komik olur ya da komikten drama geçer en son komik olur. Bu dizi çok dengesizdi ya, bir komikti bir dram yüklüydü. Bütün bir cumartesi-pazar diziyi aralıksız izleyince kendi gerçekliğime dönemedim. Kendimi o dizinin bir parçası gibi hissediyordum. Nibiçim üzüldüm ya, kendimi cidden zor toparladım. İzleyin, güzeldi.

*Ancak konum bu değildi. Dizideki bir karakter şizofeniden muzdarip. Birkaç bölümde bu hastalığın tedavisi ile ilgileniyorlar, nasıl ve neden ortaya çıkmış, belirtileri ne, zararları ne olabilir, bilimsel açıklaması vb. gibi türlü bilgiler veriyor ara ara. Bölümün dolmasını beklerken yorum kısmına baktım ve birinin sanrılara cin dediğini gördüm. "Bence de gerçek çünkü bizim dışımızda da yaşayan varlıklar var. Bence o cin."dedi ya, kötü olan bunun bir ikincisi olması. O kadar açıklama yapılırken bu kişi neyi seçip algıladı acaba?

*Bir de ben, bildik oyuncular olunca dizileri daha çok seviyorum, neden bilmiyorum. Sanki yeni bir ortamda bana eşlik edeceklermiş gibi geliyor.

*Kendi iradesi çok düşük biri olarak çare için spor salonuna yazıldım.

*Üniversitenin son yılında rehberlik dersinin final sınavı idi. O dönem Ölçme ve Değerlendirme dersi aldığımız için bir sınav nasıl hazırlanır bokuna kadar biliyorduk. Rehberlik Final sınavı Ölçme ve Değerlendirme kriterlerine göre o kadar kötüydü ki sinirimden soruları zor cevaplamıştım. Profesör kıdemindeki biri daha sınav hazırlamayı bilmiyordu ve ben sinirden kendimden geçiyordum. Cevapları birbirinin içinde olan soruları görünce normalde çok sevinmem gerekirdi ama benim gözüm dönmüştü. Bir soruda, harflerin içine FUCK YOU yazmıştım. Lisanslı bir bebe olarak öfkemi bu kanal ile akıtabilmiştim.

*Geçen hafta beyaz bir saç teline sahip olduğumu gördüm. Şahit olduğum kadarıyla ilk beyaz saç insana biraz panik veriyor. Ancak ben aynada beyaz saçımı görünce ehehehe moduna girdim. "I am becoming a silver lady." diye dolanmaya başladım.

*Geçen blog tasarımım F.Z.S'nin fark ettiği üzere birkaç yıl önce aldığım taytın desenindeydi. Şimdi de farkında olmadan blog tasarımıma benzeyen bir elbise almışım. Ona Perde diyorum çünkü perdeye benziyor, benzemiyor mu?

*Dün THE GIVER'ı izledim. Film ile hemfikir değilim. Duygular olmadan yaşamanın anlamı nedir ki diye sorgulayıp olumsuz duygulara( kıskançlık, nefret, öfke vs.) rağmen olumlu duygular edinilmeli diye mesaj veriyordu. Ancak filmde bir kısımda dişleri için başının ortasından vurulan fili gösterdikleri anda fuck it diye bağırasım geldi. Godoş davranışlarımızdan kurtulacaksak bence olumlu duygular feda edilebilir. (Filin ölümünü gördükten sonra verdiğim zincirleme tepki)